TÜRKİYE HİNDİ MİDİR ?!!!
Uluslararası ilişkilerin karşılıklı görüşüldüğü toplantılarda‚ her ülke temsilcilerinin masalarında‚ temsil ettiği ülkelerin isimleri yazılıdır. Germany (Almanya)‚ Hungaria (Macaristan)‚ United Kingdom (Birleşik Krallık)‚ Republic of Turkey (Türkiye Cumhuriyeti) !!! vs vs.
Turkey !!
Bildiğiniz gibi turkey‚ aynı zamanda hindi anlamına da gelmekte. Peki neden ısrarla Turkey?
Özel isimler‚ diğer dillerde de aynı yazılmıyor muydu? En azından okulda bizlere öyle öğretmişlerdi.
İngilizcenin dünya dili olduğu gerçeği göreceli bir kavramdır‚ şöyle ki; 20. yy dan önce imparatorluklar döneminde bir ülke ve/veya bölge‚ hangi ülkenin nüfuzu veya hegemonyası altındaysa egemen veya hakim devlet-imparatorluk dili o bölge/ülkede yaşayanlara hakim devlet tarafından dünya dili olarak empoze edilmiştir. Örnek olarak Rus İmparatorluğu´nun hakimiyeti ve nüfuzunun olduğu yerlerde yaşayan insanlarda dünya dili rusça‚ Fransa İmparatorluğu´nun hakimiyeti ve nüfuzunun olduğu yerlerde yaşayan insanlarda dünya dili fransızca‚ İngiltere İmparatorluğu´nun hakimiyeti ve nüfuzunun olduğu yerlerde yaşayan insanlarda dünya dili ingilizce‚ Osmanlı İmparatorluğu´nun hakimiyeti ve nüfuzunun olduğu yerlerde yaşayan insanlarda da dünya dili Türkçe´ydi.
Günümüzde ise yeryüzünde yaklaşık üçyüz milyon’dan fazla kişi Türkçe konuşmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyada süper güç Britanya İmparatorluğu´ydu. Bunun en önemli sebeplerinden biri de bence bir ada ülkesi olması sonucunun vermiş olduğu gereklilikle‚ meydana getirmiş olduğu dönemin en büyük donanmasının gücüyle hakimiyet kurduğu dünyanın her bölgesinde sömürgeleri vardı. Sömürgeleri arasında Avustralya‚ Yeni Zelanda‚ Mısır‚ Kanada‚ Hindistan‚ Afganistan vs. vs. gibi her kıtada ülkeler vardı. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk denmesi de bundandır. Buradan hareketle İngiltere´nin süper güç olduğu dönemde ve nüfuzunun olduğu yerlerde dünya dili İngilizce olarak söylenegelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı´nda‚ Osmanlı Devleti´nin İngiltere-Fransa birleşik güçleriyle yaptığı savaşlarda‚ 18.3.1915 Çanakkale deniz savaşı ve ardından 25.4.1915 tarihinde‚ yine birleşik güçlerin Gelibolu´ Yarımada´sına çıkarma yaparak başlattığı Çanakkale kara savaşlarında‚ Osmanlı Devleti galip gelmiş‚ fakat 1918 yılı sonunda müttefikleri Almanya-Avusturya İmparatorluğu yenilgiyi kabul edip barış isteyince‚ Osmanlı Devleti de 30.10.1918 de barış isteğiyle Mondros Mütarekesini imzalamıştır. Bu antlaşmaya dayanarak itilaf devletleri Osmanlı Devleti´ni işgal etmişlerdir.
Büyük Atatürk´ün önderliğinde ve başkomutanlığında başlayan‚ Halide Edip Adıvar´ın “Türk´ün Ateşle İmtihanı” dediği Kurtuluş Savaşı´nda (19.5.1919 – 30.8.1922) Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları‚ Yunanlıları‚ Ermenileri‚ İngilizleri‚ Fransızları‚ İtalyanları (İtalya‚ Türk Orduları´nın ardarda gelen zaferleri sonucu Anadolu´dan savaşmadan çekilmiştir) yenerek Anadolu´yu yokolmaktan kurtarmış‚ devamında da büyük Atatürk tarafından 29.10.1923 te Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. İngiltere‚ çekildiği veya çekilmek zorunda kaldığı bölgelerde nüfus hakimiyetini devam ettirebilmek için dilini o bölgeye dünya dili olarak empoze ettirmiştir.
Bunu yaparken de kendi ülke isminin başına great (büyük/önemli) anlamında sıfatlar eklemiş‚ yeni kurulan ulus devletlere ise Turkey (hindi)‚ Habeşistan (köleler ülkesi) vb. gibi küçültücü isimler takmıştır.
Macit Şekerci
11 mart 2006
GÜNEŞ
Galaksimiz Samanyolu’nu meydana getiren yüzmilyar yıldızdan dünyamıza en yakın olan yıldızdır. Yaydığı enerji ile Dünyamızın hayat kaynağı. Dünyamıza yakınlığı sebebiyle bizim ölçülerimize göre dev bir gök cismi, fakat makro evrende orta büyüklükte bir yıldız olan, adını verdiğimiz sistemin merkezinde yer alan ısı ve ışık kaynağımız, yaşamın temel vazgeçilmezlerinden biri Güneş’tir. Dünyaya olan uzaklığı ortalama 149.600.000 km olmasına rağmen en yakın yıldız diyoruz çünkü bu mesafe evren ölçülerine göre çok küçük kalır. Güneşten uzaya yayılan ışık dünyamıza 8 dakikada gelir, oysa güneşten sonra en yakın yıldız olan A Centaur E yıldızı bize 4,3 Işık Yılı (IY) uzaklığındadır. Bir ışıkyılının da 9,45*10 (9.450.000.000.000) km olduğunu söylersek, güneşe, bize en yakın yıldız demekle yanlış söylemiş olmayız. 
Ortalama yoğunluğu 1,41 gr/cm olan güneşin çapı 1.391.000 km, kütlesi 332.000 dünya kütlesi, hacmi ise dünyanın 1.300.000 katı büyüklüğündedir. Bu dev gibi cüssesine rağmen kendi ekseni etrafında bir gönüşünü 27 günde tamamlar.
Güneşte bulunan temel element hidrojendir. Güneşin yüzeyinde 6.000 °C olan sıcaklık, merkezindeki yüksek basınç sebebiyle meydana gelen termonükleer tepkime-kaynaşmadan dolayı (füzyon) üç hidrojen atomu birleşip bir helyum atomuna dönüşür. Güneşte her saniye 600 milyon ton hidrojen, helyuma dönüşür. Bu olay sonucu oluşan helyum atomu küçük bir miktar kütle kaybına uğrar ve Einstein’ın genel görecelik kuramı (e=mc ) göre enerjiye dönüşür. Bu küçük kütle kaybıyla her saniye ağırlığından 4.000.000 ton kaybeder. Güneşin çekirdeğindeki bu tepkime, zincirleme reaksiyon sonucu güneşin merkezinde yaklaşık 15.000.000 °C’ lık muazzam bir ısı oluşur. Güneşin merkezindeki bu sıcaklık, konveksiyon akımlarıyla yüzeye ulaşır ve 6.000 °C’ lık yüzey sıcaklığını meydana getirir. Konveksiyon akımlarıyla merkezden yüzeye yükselen sıcak gazlar, yüzeyden uzaya doğru fışkırmalara sebep olur, biz buna güneş patlamaları diyoruz. Yüzeyden uzaya bazen 100.000 km den fazla yüksekliğe fışkıran sıcak gazlar, çekim gücü sebebiyle tekrar güneşin yüzeyine biraz soğumuş halde (4.500-5.000 °C) düşerler. Güneşten uzaya yayılan toplam enerjinin, dünyanın yörüngesi uzaklığında 2 milyarda biri dünya tarafından soğurulur. Bu da dünyada yaşamın idamesine yetiyor.
Güneşin yüzeyindeki yerçekimi, dünyadakinin 27 katıdır. Bu kütleçekimiyle Güneş Sistemi’ndeki tüm gezegenleri, gezegenlerin uydularını, kuyrukluyıldızları, irili ufaklı küçük gezegenleri (asteoritler) yörüngeleri üzerinde tutar. Güneş sistemindeki tüm kütlenin % 99 u, Güneş’te toplanmıştır. Evrendeki tüm gök cisimlerinin hareketli olduğu gibi Güneş de hem kendi ekseni etrafında döner, hemde güneş sistemiyle birlikte 20 km/sn lik bir hızla Lyria Takımyıldızı’nda bulunan Vega yıldızına doğru hareket etmektedir. Aynı zamanda galaksimiz samanyolunun da kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle birlikte saniyede 220 km.lik bir hızla hareket eder. Samanyolu ise kendi ekseni etrafındaki bir dönüşünü 250.000.000 yılda gerçekleştirir.
Günümüzde güneşi meydana getiren kütlenin %80 i hidrojen, % 20 si ise helyumdur. Ortalama güneş büyüklüğünde bir yıldızın ömrü ise yaklaşık on milyar yıldır. Güneşimiz de, yaklaşık olarak 4,600,000,000 yaşında olduğuna göre buradan hareketle bizlere, yaklaşık dört-beş milyar yıl daha ısı ve ışık vermeye devam edecek demektir.
Güneşiniz yaşamınızdan hiç eksilmesin.
Macit Şekerci
25.04.2007
GÜNEŞ SİSTEMİ
Gökyüzüne baktığımızda, Güneş’in, Ay’ın, yıldızların, birbiri ardınca dünyanın etrafında döndüğünü görürüz. Gerçekte ise Dünyamız, Güneş’in etrafında ve de kendi ekseni etrafında döndüğü için, bizlere, tüm gökcisimleri, dünyanın etrafında dönüyormuş gibi görünür. Bu yanılgı ve yanlış bilgi, yani, tüm evrenin Dünya etrafında döndüğü, Dünya’nın da evrenin merkezi olduğu yanılgısı, yakın tarihe kadar kabul görüyordu.
Şimdi gelelim konumuz olan Güneş Sistemi’ni kısaca tanımaya.
Merkezinde Güneş’in yer aldığı, gezegenlerle uydularının, asteroidler ve
uyrukluyıldızların Güneş’in çevresindeki yörüngeleri üzerinde dolandığı, kabaca 12 milyar km çapında olan sisteme Güneş Sistemi diyoruz. Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksi’mizin merkezine 30.000 ışıkyılı uzaklıkta ve Orion Kolu civarında bulunmaktadır. 4.600.000.000 yaşında olduğu tahmin edilen Güneş’in büyüklüğü, Dünya’nın 1.300.000 katı, kütlesinin ise 332.000 Dünya kütlesi kadardır. Bu büyüklüğüyle sistemdeki toplam kütlenin % 99 unu bünyesinde barındırır. Büyüklüğünün sağladığı kütleçekim gücüyle sistemdeki gezegenler ve uydularıyla asteroidleri yörüngeleri üzerinde tutar. Kendi ekseni etrafında bir dönüşünü 27 günde tamamlar. Kütlesinin % 80 i hidrojen, % 20 si helyum olan Güneş’in merkezinde yüksek basınç ve termonükleer kaynaşmanın (füzyon) etkisiyle 3 hidrojen atomu 1 helyum atomuna dönüşür. Bu dönüşümde helyum atomu küçük bir kütle kaybına uğrar ve bu kütle kaybı enerjiye dönüşür. Geçerli olan m=e kuramına göre bu bir miktar enerji zincirleme reaksiyon sonucu Güneş’in merkezinde 15.000.000°C lık bir sıcaklığa ulaşır. Konveksiyon akımları sonucu yüzeyindeki sıcaklık 6.000°C civarındadır.
Güneş sisteminde bulunan 9 gezegen sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton’dur. Plüton gezegeni günümüzde, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından gerekçesini bilemediğim bir sebepten dolayı gezegen statüsünden çıkarıldı. Gezegenler, Güneş’in çevresinde elips olan yörüngeleri üzerinde yol alırken aynı zamanda da kendi eksenleri etrafında dönerler. Yörüngeleri üzerindeki dönüş hızları Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür’de en yüksek, Güneş’e en uzak gezegen olan Plüton’da ise en düşüktür. Gezegenlerin yörüngeleri üzerindeki hızları Güneş’e yaklaştıkça artar, Güneş’ten uzaklaştıkça azalır. Dünya’nın yörüngesi üzerindeki ortalama hızı 29,5 km/sn dir.
Kuyrukluyıldızlar Güneş’in etrafında basık elips, parabol veya hiperbol olan yörüngeler üzerinde
hareket ederler. Yörüngeleri basık elips olan kuyrukluyıldızların Güneş’in etrafındaki dönüş periyodları, birkaç yıl ile birkaç onyıl arasında değişir. Buna örnek olarak en çok bilinen, Halley Kuyrukluyıldızı’nı sayabiliriz. Son geçişini 1985 yılında gerçekleştiren Halley Kuyrukluyıldızı’nın dönüş periyodu 76 yıldır. Buna mukabil yörüngeleri parabol veya hiperbol olan kuyrukluyıldızların Güneş’in çevresindeki dönüş periyodları binlerce hatta onbinlerce yıl olabilmektedir. 1973 yılında Güneş’in yakınından geçen Kohutek Kuyrukluyıldızı’nın dönüş periyodunun yaklaşık 100.000 yıl olduğu tahmin edilmektedir.
Asteroidler, Mars ile Jüpiter gezegenin yörüngeleri arasında yörüngeler üzerinde Güneş’in etrafında,
dönerler. Sayılarının yüzbinlerce olduğu bilinmekte. Asteroidlerin en büyüğü Ceres’tir ve uzunluğu 1.000 km’dir ve şekli kabaca patatese benzer.
Güneş Sistemi, Güneş ve Güneş’in etrafında çeşitli yörüngelerde dönen tüm gökcisimleriyle birlikte ve bir bütün olarak kendi ekseni etrafında dönerken, aynı zamanda da kuzeydoğu yönünde, Vega yıldızına doğru 20 km/sn hızla yol alır.
Macit Şekerci
Önceki yıllarda yapmış olduğum bir tatilde, ramazan bayramının beş günlük tatil süresi, mesai arkadaşlarımın önerisi ve yönetimin de onayı ile dokuz güne çıkarılınca bana gün doğdu. Bayram öncesi yapmış olduğumuz nacizane beş günlük tatil planımızı hemen dokuz güne çıkardık. Bayramın ve haftanın sonunda, en büyük milli bayramımız olan Cumhuriyet Bayramı’nı da yaşamamız bir başka güzellikti. Bu vesileyle herkesin ramazan bayramıyla Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarım.Bu bayramda biraz bencillik yaparak ve fakat asla sevdiklerimizle dostlarımızdan kaçma düşüncesi ile değilde tamamen doğaçlama olarak, birazda İstanbul’un stresli ortamından uzaklaşma düşüncesiyle, sakin bir tatil yapmayı düşündük. Sevdiğimiz bir aile dostumuzun bu bayramda kullanmadığı, Ege’nin birbirinden güzel yüzlerce koylarından birinde, koya hakim sayılacak bir tepede bulunan ve lütufta bulunup bizim kullanmamıza izin verdiği yazlığında bayram tatilini yaşadık. Bu vesile ile aile dostumuza minnettarlığımı, burada da ifade etmek isterim.
Bulunduğumuz yer Kaz Dağları’nın (mitolojideki ismiyle İda Dağı) oksijeni bol ve temiz havasının etkisini hissedecek kadar yakın bir yer. Çevresi yer yer zeytin ağaçlarıyla kaplı çok güzel bir mekan. İki günde bir defa olmak üzere çevreyi tanıma gezileri gerçekleştirdik, bol bol yürüyüşler yaptık. Kaz Dağları’nın birçok köyüne yürüyüşler düzenledik. Dağların yamaçlarını ve tarihi kalıntıları gezdik. Yaklaşık bir hafta süresince maviyi, yeşili, su sesini, rüzgar sesini, kuş seslerini dinleyerek kısaca doğayı dinleyerek, özümseyerek, adeta zamanı durdurdum! (hiç, zamanı durdurmak mümkün mü?). Geceleri yıldızların daha bir parlak olduğu, ışık kirliliğinden dolayı İstanbul semalarında uzun yıllardır görünmeyen, galaksimiz Samanyolu’nu seyrettim, ki bildiğiniz gibi ing. dilindeki karşılığı sütyolu (milkway) gibi görünmesi bir başka ilginç güzellidir.
Tatil dönüşü her zaman yaptığım ve uyguladığım gibi mesafeyi uzatmak pahasına da olsa değişik yol(lar)dan dönüş yaptım. Tabi burda bir parantez açayım, beğendiğim yerlerde 4-5 defa mola vermek suretiyle yol güzergahımı değiştirerek Bergama-Soma-Savaştepe-Balıkesir-İnegöl-Bilecik ve Sakarya güzergahından İstanbul’a döndük.
Gezmek ve seyahat etmek, trafik kurallarına uyulduğu takdirde, özellikle hız sınırlamalarını asla aşmadan ve sollamalarda araç geçişlerinde uyarı araçlarını kullanarak (korna-sinyal-sellektör) ve mutlaka gece ve gündüz kısa huzmeli farlarınızı yakarak, aynı zamanda da trafik kurallarına riayet edildiği zaman, hakikaten çok keyif verici oluyor.
Dokuz günlük bayram tatilinde yaşamış olduğum güzellikleri sizlerle paylaşmak istedim. Her gününüzün bayram sevinci ve coşkusuyla dolu olması dileklerimle.
Macit Şekerci
Türkiye’de, Yeşil Kıbrıs, Yavru Vatan diye de telaffuz edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (K.K.T.C.), doğu Akdeniz’de, Türkiye sahillerinin çok yakınında olan ve Mersin’in karşısında 64 km mesafede bulunan 9.250 km² büyüklüğündeki Kıbrıs Adası’nın yaklaşık % 38′lik bölümüne sahip bir devlettir. Türkiye anakarasına 64 km, Suriye anakarasına 110 km’lik yakınlığı ile, geçmişte bu anakaralarda hüküm süren medeniyetler, denizden gelebilecek saldırılara karşı koyabilmek ve deniz tarafı güvenliğini sağlamak amacıyla bu adaya sahip olmayı, öncelikli hedeflerinin ilk sırasına yerleştirmişlerdir. Ada, kuzeydoğu Akdeniz’de, bulunduğu bu konumu itibariyle stratejik öneme haiz olduğundan, tarihte birçok kavimler tarafından saldırılara maruz kalmış ve sürekli el değiştirmiştir. Kıbrıs Adası ise bu yüzölçümü ile, Sicilya ve Sardunya adalarından sonra, Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır.
Günümüzde bile, İngilizlerin adada bulunan askeri iki üssü, Fransa’nın adada üs kurmak için anlaşma aramaları, yine bazı devletlerin Kıbrıs adası çevresinde, denizde petrol arama çalışmalarını sürdürmesi vb talepler, ada üzerindeki nüfuz mücadelelerinin sürmekte olduğunu gösteriyor.
Kıbrıs Adası, Osmanlı Devleti’ne geçmeden önce Venedikliler tarafından yönetiliyordu. Fakat doğu akdenizde seyreden Osmanlı ticaret gemilerini haraca kesen korsanların adeta üssü durumundaydı. Kıbrıs‚ 1571 yılında Osmanlı Padişahı II. Selim´in fethiyle Osmanlı topraklarına katıldı.
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı (ünlü 93 harbi)‚ Osmanlı Devleti´nin yenilgisiyle sonuçlanınca‚ arabulucuk yapması istenen İngilizlere kiralandı ve Kıbrıs’ta üs kurma izni verildi.
1914 yılında patlak veren I.Dünya Savaşı´na‚ Osmanlı Devleti´nin‚ İngiltere’nin de arasında bulunduğu gurubun karşında ve Almanya’nın safında katılması üzerine‚ İngiltere, Kıbrıs’ı işgal ve ilhak eder. Bu işgal ile birlikte adada‚ 1960 yılına kadar sürecek İngiliz hakimiyeti başlar.
1930′lu yıllarda Rumlar, Akritas Planı’nı (Adayı Yunanistan’a bağlama) uygulamaya koyar ve isyan başlatırlar. Adada İngilizlerin yönetimi sertleşir. II. dünya savaşından sonra Yunanistan, adada, EOKA silahlı örgütünü kurar. Bu örgüt önceleri İngilizlere karşı kurulmuştur. Daha sonra ise tedhiş ve sindirme hareketlerini,adadaki Türk toplumuna karşı yapmaya başlar. EOKA silahlı örgütünün kurulmasından sonra, Türk toplumu da Rauf Denktaş ve arkadaşlarıyla birlikte savunma amaçlı Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurar. Tüm bunlar olurken, 1959 yılında Londra’da toplanan taraflar (Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kıbrıs Türk tarafı ve Kıbrıs Rum tarafı), 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır. Bu antlaşma ile, Türkiye, Yunanistan, İngiltere üçlüsüne de garantörlük hakkı tanınmıştır (Türkiye bu antlaşmaya dayanarak, 1974 yılında Kıbrıs’a asker çıkarmıştır).
Yapılan anayasa ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimi, adadaki Rum ve Türk nüfus oranlarına göre paylaşılır. Başkan Rum, başkan yardımcısı ise Türk olacaktı. İlk Türk başkan yardımcısı olarak ta Fazıl Küçük seçilir. Fazıl Küçük, Kıbrıs Türkü’nün sesini dünyaya duyurmak için 1944 yılında “Halkın Sesi” radyosunu kurmuştur. 1963 yılında Makarios, anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmek ister. Bu değişiklikle, Türklerin yönetimdeki varlığı ortadan kaldırılmak istenir. Türkiye bunu kabul etmeyeceğini bildirir. Kıbrıs Türkleri de kabul etmeyince, Kıbrıs Rumları, ada çapında Türklerin üzerine saldırıya geçti. Rum yönetim Rauf Denktaş’ı adadan kovar. 1964 yılında Türk jetleri adaya sınırlı bir hava harekatı yaparak, Türklere yönelik imha hareketlerini geçici bir süre önlemiştir. 1967 yılında, adaya gizlice girmiş olan 15.000 Yunan askeriyle birlikte Rum saldırıları tekrar başlayınca Türkiye, Kıbrıs’a müdahale edeceğini açıklar. ABD’nin uyarı mektubuyla (Johnson mektubu) hem Yunan-Rum birlikleri geri çekilir, hem de Türkiye müdahaleden vazgeçer. Denktaş, bundan sonra bir defa daha adadan kovulacak ancak, gizlice adaya sandalla çıkarak, Rumlara karşı adadaki Türk toplumunun çıkarları için mücadelelerine devam edecekti.
Kıbrıs Türkleri üzerindeki bu tedhiş ve yıldırma-sindirme harekatları, Türkiye’nin aralıklarla yapmış olduğu hava harekatlarıyla geçici olarak durdurulur. Bu baskılar, Türkiye’nin sınırlı hava harekatı ile kısa bir süre için normale döndüyse de, 15 Mayıs 1974 yılında EOKA tedhiş örgütü lideri Grivas’ın‚ devlet başkanı Makarios’u devirip yönetime el koymasıyla adadaki Türk varlığı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Kabul edilemez bu durumu gören Türkiye‚ 1960 Londra Antlaşması’nın kendisine vermiş olduğu garantörlük haklarına dayanarak 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a asker çıkararak Barış Harekatı’nı gerçekleştirir. Türkiye bu harekatla, adadaki Türklerin yok olmasını önlemiştir. Nitekim, Kıbrıs Barış Harekatı’nın gerçekleştirildiği 1974 yılından bu güne kadar Kıbrıs Türklerinin burnu bile kanamamıştır. 
Bunu müteakip başlayan barış görüşmeleri‚ Rumların önyargılarla masaya oturmaları ve barışa yanaşmamaları, batı dünyasının da Rumlar’dan yana taraf olması sebebiyle sürekli kesintiye uğrar. Bu görüşmelerden, iki tarafı da tatmin edecek bir antlaşmanın çıkmaması sebebiyle, önce, 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulur. Devlet başkanlığına Rauf Denktaş seçilir. Ardından da 15 Kasım 1983 günü de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulur ve Rauf Denktaş cumhurbaşkanı seçilir. Denktaş, seçimlerle, cumhurbaşkanlığı görevini, 2005 yılına kadar devam sürdürmüştür. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulduğunda, bu devleti aynı gün Türkiye Cumhuriyeti tanımıştır.
1974 yılından günümüze kadar adadaki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, yaklaşık 300.000 dolayındaki Türk nüfusu ile, Anavatan Türkiye’nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de desteğiyle, huzur ve güven içersinde yaşamakta, bundan sonra da yaşamaya devam edecektir.
Macit Şekerci.
Yılbaşı‚ basit anlamda söylemek gerekirse miladi takvime göre biten bir yılın son günü olan 31 Aralık ile‚ yeni yılın birinci günü 01 Ocak arasıdır. Anlayacağınız, yeni yılın birinci gününün diğer günlerden hiçbir farkı yok.
Bu gün kutlamalarının ne zaman ve nasıl başladığı konusunda çeşitli söylenceler vardır. Kış mevsimine girilirken günlerin sürekli kısalmasını korkuyla gözlemleyen ilkel çağların insanları‚ tanrısına yalvararak‚ kurbanlar sunarak bunun sona ermesini ve günlerin tekrar uzamasıyla birlikte havaların ısınmasını beklermiş. 21 aralıkta günlerin kısalmasının sona ermesi ve akabinde de uzamaya başlaması‚ insanlarda‚ yaptıkları yakarmalarının kabulü şeklinde yorumlanmış ve bunu çeşitli şenliklerle kutlamaya başlamışlar. Roma döneminde 24 aralıkta kutlanmaya başlanan kutlamaların‚ Hz. İsa´nın dünyaya gelişinden sonraki yüzyıllarda ve miladi takvimin başlangıcının Hz. İsa´nın doğumunu başlangıç olarak kabul görmesiyle birlikte‚ özellikle Hıristiyan dünyasında bu kutlamalar İsa peygamberin doğumunu kutlama şekline dönüşmüştür. 24 aralık ile 1 ocak tarihlerinin birbirine yakın olması sebebiyle de, yakın zamanlarda hıristiyan dünyasında bu kutlamaların süresi bir haftaya çıkarılmıştır.
Roma İmparator’u Jül Sezar tarafından oluşturulan ve kendi adıyla anılan jülyen takvimi 16. yy.’a kadar
kullanılmıştır. Uzun yıllarda ortaya çıkan tarihsel sapmalar sebebiyle 16.yy.’dan itibaren kullanılmaya başlanan miladi takvim‚ bu yy.’dan itibaren birçok ülke tarafından kullanılmaktadır. Miladi takvim‚ dünyanın güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik süreyi bir yıl olarak kabul görür.
Bu takvime göre aylar 30 ve 31 gün çeker. Sadece şubat ayı 28 günlük cüce ay olarak bu tanımın dışında kalır. Bir yıl 365 gün 6 saattir. İşte bu yıl sonlarında artan 6 saatlik zaman‚ her dördüncü yılın şubat ayına bir gün olarak ekleriz ve o yıl şubat ayı 29 gün olur‚ yılın uzunluğu da 366 gün olur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar kullanılan hicri takvimin yerine‚ sıfıra yakın hata hassasiyetiyle bilinen miladi takvim‚ 1926 yılından bu yana Türkiye’de de kullanılmaktadır.
Hicri takvime göre‚ peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.), Mekke’den Medine’ye hicret ettiği gün olan 16 Temmuz 622 tarihini başlangıç yılı olarak kabul edilir. Hicri takvim‚ ayın dünya etrafında dönüşünü referans alır. Ay‚ dünya etrafındaki bir turunu‚ dünyaya göre 29‚5 günde tamamlar. Kameri takvim olarak da anılan hicri takvimde aylar bu sebeple, 29 ve 30’ar gündür.
Bu yüzden, hicri takvimde bir yıl 355 gündür. Buradan hareketle dini bayramlar ve dini günler, kullandığımız miladi takvime göre her yıl 10-11 gün geri gelir. Kameri aylardan muharrem ayının birinci gününün yılbaşı sayıldığı hicri takvim‚ Arap müslüman dünyasında, bazı islam ülkeleri tarafından günümüzde de kullanılır.
Hıristiyan dünyasında‚ yılbaşıyla birlikte kutlanan noel kutlamalarını yılbaşıyla karıştırmamak lazım. Paganizm döneminde Roma’da her yıl 24 aralıkta kutlanan‚ günlerin uzamaya başladığı gün olması sebebiyle yapılan eğlenceler‚ Hz. İsa’dan sonra hıristiyan dünyasında İsa’nın doğumunun kutlanması şekline dönüşmüştür.
İngilizcede christmas‚ Fransızcada noél‚ Almancada weihnachtsfest‚ Rusçada новогодний‚ İspanyolcada navidad olarak telaffuz edilen noel‚ daha sonraları‚ yılbaşına yakın olması sebebiyle yılbaşı tatiliyle birleştirilmiş ve 24 Aralık ile 1 Ocak tarihleri arasında Hıristiyan dünyasında, bir hafta süresince evleri‚ cadde ve sokakları süslemelerle‚ ışıklandırmalarla ve çeşitli eğlencelerle kutlanmaktadır.
Ülkemizde özellikle büyük şehirlerimizde son yıllarda münferit şekilde birçoklarımızın yaptığı gibi kendi çapında ve imkanları çerçevesinde‚ evlerde ailecek eş dost biraraya gelerek‚ çay kahve içerek‚ meyve çerez yiyerek televizyon seyrederek geçirirler. Fakat bu bence asla bir noel kutlaması olarak değilde‚ acısıyla tatlısıyla sevinciyle hüznüyle biten bir yılın ardından gelecek olan yeni yılın‚ beklentileri karşılaması‚ gelecek yıla ait umutların‚ sevinçlerin dışa vurumu‚ tezahürü olsa gerek.
Gelen yeni yılların, öncelikle ülkemize ve Türk İslam dünyasına‚ sonra da tüm insanlığa‚ sağlık‚ esenlik‚ refah artışıyla birlikte mutluluk‚ bereket getirmelerini diler‚ herkesin beklentilerine cevap vermesini temenni ederim.
Macit Şekerci
Astronomi nedir?
Astronomi‚ Almanca ve Fransızca Astronomie’den gelmektedir, Türkçe’de kullanılan karşılığı ise gökbilimidir. Astronomia = astron + nomos’tur ve “yıldızların kanunu” anlamına gelmektedir. 
Astronomi‚ evrende bulunan her çeşit maddenin dağılımını‚ hareketini‚ kimyasal kompozisyonunu‚ evrimini‚ fiziksel özelliklerini ve birbirleri ile etkilesmelerini inceleyen bilim dalı olarak bilinir. Astronomi bilim dalı; kullanılan inceleme yöntemi‚ amac ve konuya göre ic ice girmis bircok dala ayrılır. Genel Astronomi‚ Astrofizik ve Uzay Bilimleri bu dallardan en önemlileridir Astronomi yörüngesel cisimleri ve dünya atmosferinin dışında gerçekleşen‚ yıldızlar‚ gezegenler‚ kuyrukluyıldızlar‚ kutup ışıkları‚ gökadalar‚ ve kozmik fon radyasyonu gibi gözlemlenebilir tüm olay ve olguları inceleyen bilimdir. Evrenin doğuşu ve büyümesi‚ evrimi‚ gökcisimlerinin fiziksel ve kimayasal özellikleri konumlarının hesaplanması ile ilişkilidir. Astronomi gözlemleri salt astronomi ile ilişkili değildir‚ aynı zamanda genel görelilik kuramı gibi fizikte çok önemli bir yeri olan teorilerin ispatı için de bilgi sağlarlar. Gözlemsel astronomiye bir tamamlayıcı etken olarak teorik astrofizik de astronomik oluşumları açıklamaya çalışır.
İlkçağlardan günümüze insanoğlu başını gökyüzüne çevirip gökyüzünü incelemişler‚ gökyüzünde kendilerine kimi zaman işaretler aramışlar‚ kimi zaman da gökyüzünü yol gösterici olarak kabul etmişlerdir. Birçok efsane ve hikayelerde göklerden gelen ziyaretçilere yer vermişler ve gelen bu “uzaylıları” tanrı olarak kabul etmişlerdir. Birbirlerinden habersiz birçok kültür nesiller boyu süren gökyüzü gözlemlerini resmederek bazı sonuçlara varmaya çalışmışlar. Hassas hesaplarla bugünün bilim adamlarının ulaştığı hassasiyette sonuçlara varmışlardır. Yaşamlarını düzenleyen gök olaylarına olan ilgileri acaba atalarımızı‚ gökyüzü hakkında bizim kadar bilgiye sahip olmalarını sağlamış olabilir mi? Ne yazık ki‚ bu ve benzeri soruların cevaplarını arkeolojik kazıların sonuçları ortaya çıkana kadar tam olarak bilemeyeceğiz. Fakat bu güne kadar yapılan çalışmalar ve bize bırakılan eserler bu konuda‚ atalarımızın da en az bizim kadar bilgiye sahip olabileceğini gösteriyor.
Tarih öncesi devirden başlayan gökyüzüyle ilgilenme ve bilgi toplama‚ ilkel insanın günlük yaşamının gereksinimlerinden (zaman ölçümü‚ tarım‚ denizcilik vb.) ve büyük doğal olaylar karşısındaki korkularından doğan gökbilim uzun süre yıldızbilime bağlı kaldı. İlkçağ insanlarının gökbilim alanındaki bilgileri çıplak gözle görülebilen‚ Güneş‚ Ay‚ eski çağlarda bilinen 5 gezegen (Merkür‚ Venüs‚ Mars‚ Jüpiter‚ Satürn‚ gözle görülebilen yaklaşık 6.000 yıldız ve gök olaylarının gözlemiyle ve yalnızca pratik yada dinsel amaçlarla sınırlı ilkel bilgilerdi. Bu bilgiler sadece din adamlarıyla üst sınıfın elindeydi ve halka sadece yönetimin gücünü arttırma amaçlı kısıtlı veya değiştirilmiş bilgi verilirdi. Tarih sürecinde‚ insanlık bilimin ışığında kaydettiği ilerleme sonucu‚ belki daha önce keşfedilmiş ama‚ saklı olduğu için ilerleyememiş‚ tartışılmamış ve yazıya dökülmemiş bilgilere‚ ancak bugün ulaşıyoruz.
Bilim dünyasındaki hızlı gelişmeler ve Galilei Galileo’nun 1609 yılında kendi yaptığı ve kendi adıyla anılan dürbününün icadı gökbilim alanında bence devrim niteliğindedir. Galileo‚ bu dürbünüyle Jüpiter gezegeni ve uydularını gözlemlerken‚ uyduların‚ Jüpiter gezegeninin çevresinde döndüğünü görmüştür. Nitekim o güne kadar tüm evrenin‚ dünyanın çevresinde döndüğü teorisi‚ evrenin merkezi konumundaki dünya görüşü yıkılmış‚ dünyanında‚ diğer gezegenler gibi kendi ekseni etrafında dönerken aynı zamanda da güneşin etrafında döndüğü‚ Güneş Sistemi’nin kendi ekseni etrafında dönerken aynı zamanda da içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksi’siyle birlikte ekseni etrafında döndüğü ve evrende tüm cisimlerin hareket halinde bulunduğu ve günümüzde hala geçerli olan kuram‚ engizisyon mahkemesine rağmen kabul görmüştür. Yakın zamanda (1929) Edwin Hubble’nin keşfettiği‚ yıldızların-galaksilerin birbirinden uzaklaşmasıyla‚ Aristo’dan bu yana kabul gören evrenin değişmezliği yolundaki inancın yıkılmasına sebep olmuştur. Bu nedenlerle astronomi‚ ilk önce gelişen bilim olmuştur ve tarih boyunca da Dünya’ya bakış açımızı biçimlendirmektedir.
EVRENDE KONUM- Gök Küresi
Biz yıldızları ve bütün gök cisimlerini‚ gök kubbesi veya gök küresi denen bir yarım kürenin iç yüzüne serpilmiş gibi görürüz. Gerçekte gök küresi‚ geometrik‚ düzgün bir küre değildir. İnsan gözü sınırlı uzaklıklar için karşılaştırma yapabilir‚ büyük uzaklıklar için bu karşılaştırma gücü biter. Gök cisimleri‚ bu nedenle büyük bir yarım küre üzerinde eşit uzaklıktalarmış gibi görünür‚ gözlemci her zaman gök küresinin merkezinde bulunur. Zaten bu sebeple ilk ve orta çağlarda insanoğlu dünyayı‚ evrenin merkezi olarak kabul etmiştir.
Gök cisimlerinin görünen hareketlerinin‚ gök küresi kavramına bağlı olarak incelenmesi‚ küresel astronomiyi oluşturur. Günümüzde‚ gökbilim alanındaki teknolojik yenilikler sonucu‚ teleskop çaplarının büyümesi ve radyo teleskopları sayesinde hızla gelişmekte ve evrenin sınırlarına ulaşma çabaları devam etmektedir. Bir de şunu belirtmek istiyorum. Modern astronomi‚ astroloji ile karıştırılmamalıdır. Astroloji‚ insanların yaşamlarının ve karakterlerinin‚ gezegenlerin‚ yıldızların‚ kısaca gökcisimlerinin konumlarından etkilendiğini iddia eden bir inanç sistemidir. Her ne kadar her iki alan da aynı kökenden gelse de‚ ikisi birbirinden tamamen farklıdır. Astrologların aksine astronomlar bilimsel yöntemi kullanırlar.
Macit Şekerci
18 Ocak 2009
Yararlandığım Kaynaklar:
- Ankara Üniversitesi Astronomi Bölümü
- 19 Mayıs Üniversitesi Astronomi Kulübü (ASTOM)
- Türkiye’nin Bilgi Teknolojileri Dergisi BYTE
- Bilim ve Teknik Dergisi’nin‚ Konuyla İlgili Çeşitli Sayıları
- Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi
- İnönü Üniversitesi Astronomi Topluluğu
- Yıldızların Zamanı‚ Alan Lightman
Yabancılara toprak satışı‚ yaklaşık 150 yıldan bu yana kimi zamanlar hızlanarak‚ kimi zamanlar frenlenerek (Atatürk dönemi)‚ ama sürekli olarak ülke gündemini meşgul etmektedir.
Toprak satışları bazen bütçe açığını kapamak için‚ kimi zaman iç-dış ticaret açığını finanse etmek için‚ bazı zamanlarda da dış borç istendiğinde borç veren(ler) tarafından koşul olarak dayatıldığında yapılır.
Devletlerarası ilişkilerde “Dostluk yoktur‚ çıkar ilişkisi vardır” prensibinden hareketle‚ göz ardı edilmemesi gereken ve tüm devletlerin katı bir şekilde uyguladığı koşullardan birincisi “karşılıklılık ilkesi’dir” (mütekabiliyet esası). Anayasa Mahkemesi’nin tanımında ise karşılıklılık ilkesi: “Bir yabancının Türkiye’de bir haktan yararlanabilmesi‚ Türkiye vatandaşlarının da o yabancının ülkesinde aynı tür ve nitelikte olan haklardan yararlandırılmasına bağlı olması” şeklinde ifade edilmektedir. (Anayasa Mahkemesi‚ 2005/14 Sayılı Kararı)
Bir devletle her ne konuda olursa olsun bir anlaşma yapılacağı zaman‚ karşılıklılık ilkesi daima gözönünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde anlaşmanın bir tarafı mutlaka zarar görecektir. Hele anlaşma yapacağınız ülke‚ ekonomisi daha güçlü ve milli geliri daha yüksek olan bir ülke ise‚ zarar görmeniz kaçınılmaz olacaktır. (AB’ne alınmadan‚ AB ile yaptığımız tek taraflı gümrük birliği anlaşması’nda‚ bu güne kadar yaklaşık ikiyüz milyar dolar zarara uğradığımız gibi vb.). Kaldıki‚ tek başına karşılıklılık ilkesi bile ‚ günümüz koşullarında Türkiye´nin aleyhinedir. Bir tarafta kişibaşı milli geliri 30-40.000 Abd doları olan devlet(ler)‚ diğer tarafta ise kişibaşı milli geliri ancak 3-4.000 Abd doları ancak bulabilen dar gelirli Türk Vatandaşları‚ Türk Köylüleri. Karşılıklılık ilkesi kuralı‚ ancak güçleri dengeli devletler arasında uygulandığında korkulacak bir durum olmazdı. Batılı devletler bile toprak satarken‚ ekonomileri güçlü olmalarına rağmen‚ satışlarda toprağın mülkiyetini satmıyor‚ sadece üst kullanım hakkını satıyorlar.
Güçlü olduğunuz dönemde yabancılara verdiğiniz ticari ayrıcalıklar (kapitülasyonlar)‚ ekonomik gücünüz zayıfladığında (tarihimizde örnekleri çoktur)‚ tamamen aleyhinize dönüyor.
Cumhuriyet öncesi döneminde yabancılara sağlanan ilk ayrıcalık Osmanlı döneminde‚ 1536 Yılında Fransa’ya verilmiştir (İlk kapitülasyon). Üstelik Osmanlı Devleti’nin en güçlü olduğu bir dönemde‚ Osmanlı ekonomisinin canlanması için ve tamamen iyi niyetle verilmiştir. 1582 yılında İngiltere’ye de verilen ayrıcalık (kapitülasyon)‚ daha sonra Hollanda‚ Polonya‚ Ceneviz‚ ve Venedik’e de tanınmıştır.
Başlangıçta ticaret yapma izni şeklinde verilen kapitülasyonlar‚ ekonomide dengelerin bozulmasına neden olmuş‚ bu da dışarıdan borç alınmasına sebep teşkil etmiştir. Osmanlı Devleti’nin ilk toprak kaybının yaşandığı Karlofça Antlaşması´ndan (1699) sonra‚ yenilgiyle biten her savaş‚ devlet kaynaklarını biraz daha zayıflatmış‚ bu durum da dışarıdan borç almayı kaçınılmaz kılmıştır. Nitekim‚ İngiltere ve Fransa ile birlikte girdiğimiz Osmanlı Rus Savaşı’nı (Kırım Harbi 1853-1856) kazanmamıza rağmen‚ ilk borcumuzu bu dönemde İngiltere’den almak zorunda kaldık (ekonomiyi düzeltmek için alınan bu borç parayla‚ Dolmabahçe Sarayı da yapılmıştır). Birkaç yıl sonra yeni bir borç isteği ile İngiltere’ye başvuran Osmanlı Devleti‚ İngiltere’den‚ Osmanlı Devleti’nde yabancılara emlak satışına izin verilmesine ilişkin dayatmasıyla karşı karşıya kalmıştır. (İlle de emlak alma hakkı !). 1868 yılında çıkarılan İstimlak Nizamnamesi ile yabancı gerçek kişilerin‚ Osmanlı Devleti’nde mülk alabilmesinin önü açılmıştır. İstimlak Nizamnamesi’nde‚ karşılıklılık ilkesine yer verilmemiştir! Bu yasanın çıkmasından sonraki dönemde İzmir’de tarım arazilerinin üçte biri İngilizlerin eline geçmiştir. Yasa ile birlikte‚ İngiliz‚ Fransız ve İtalyanlar‚ Akdeniz kıyısındaki toprakları satın almaya başlamışlardır. Ruslar‚ Kırım Harbi’ndeki yenilgilerinin bedelini 21 yıl sonra Osmanlı Devleti’ne‚ 1877-78 yıllarında yapılan Osmanlı-Rus Savaşı´nda‚ Osmanlı Devleti´ni yenerek ağır bir şekilde ödetmişlerdir. Bu savaş sonrası Rus orduları Yeşilköy’e kadar (Ayastefanos) gelmişler ve Osmanlı Devleti’ne çok ağır bir savaş tazminatı imzalatmışlardır. İngiltere´den istenen arabuluculuğa karşılık İngiltere’ye‚ Kıbrıs’ın yönetimi verilmiştir. İngiltere daha sonra Dünya Savaşı’nda‚ Osmanlı Devleti karşı safta savaştığı için Kıbrıs’ı da işgal ve ilhak etmiştir. (Aynı devlet‚ Dünya Savaşı öncesinde‚ parasını peşin vererek yaptırdığımız iki adet savaş gemisini de ‚ Osmanlı Devleti´ne vermemiştir).
Yapılan Berlin Antlaşması ile‚ Bosna-Hersek’in yönetimi Avusturya’ya‚ Niş Sırbistan´a verilir. Teselya Yunanistan’a‚ Dobruca ise Romanya’ya bırakılmıştır. Savaş tazminatı olarak da Rusya’ya‚ Kars‚ Ardahan ve Batum verilir. Bu üç şehrimiz‚ Kurtuluş Savaşı´na kadar 40 küsür yıl boyunca Rusların hakimiyetinde kalmış‚ ancak Büyük Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’nda (1919-1922) kurtarılabilmiştir (Batum hariç). 1877-78’de Ruslar ile yapılan savaşın kaybedilmesi‚ zaten bozuk olan Osmanlı ekonomisini daha da dışa bağımlı hale getirmiş ve dışardan alınan borçların ödenmesi‚ ancak yeni borçlarla karşılanır duruma gelmiştir. Birkaç yıl sonra da dış borçlar ödenemez duruma düşülmüştür.
Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin % 65‘i dış borç ödemelerine gitmektedir. İlk dış borcun alınmasından sadece 25 yıl sonra batının alacaklı ülkeleri‚ II. Abdülhamid döneminde Düyunu Umumiye’yi (bu kurum daha sonra‚ günümüzde İstanbul Lisesi olarak hizmet veren binada faaliyetini sürdürmüştür.) kurarak Osmanlı Devleti’nin vergi gelirlerine el koymuştur. Osmanlı Devleti’nin dış borçlarına karşılık gösterilen devlet gelirlerini yönetmekle görevli bu kurulun yönetiminde İngiliz‚ Fransız‚ Alman‚ Avusturya‚ İtalya ile Osmanlı Devleti’nden birer delege bulunmaktaydı. Bu kurul adeta‚ devlet içinde devletti. Bu kurumla devlet gelirlerinin üçte birine el koymalarıyla Osmanlı Devleti‚ yarı sömürge durumuna düşmüştür. Nitekim bu durumdan yararlanan batılı ülkeler Osmanlı topraklarını işgal etmeye başlarlar. 1881 yılında Fransa‚ Tunus’u işgal eder. Ardından yine Fransa‚ Osmanlı Devleti´nin eyaleti olan Mısır´a saldırdı. 1882 yılında İngiltere Mısır’ı işgal eder. Daha sonra 1908 yılında Avusturya‚ Bosna Hersek´i işgal ederek topraklarına katar. Aynı yıl Bulgaristan bağımsızlığını ilan eder. Yine 1908’de Girit‚ İngiltere’nin de desteğiyle Yunanistan’a katılarak Osmanlı Devleti’nden ayrıldığını ilan eder. 1911 yılında bu sefer de İtalya‚ Osmanlı toprağı Trablusgarp´a (Libya) saldırır. Libya ile birlikte Ege´deki 12 adaları da işgal ve daha sonra ilhak eder. Bir yıl sonra 1912´de‚ dış güçlerin kışkırtmalarıyla çıkan Balkan Savaşları ile Balkanlardaki Osmanlı varlığı sona erdiriliyor ve Balkanlardaki tüm Osmanlı toprakları elden çıkıyor. Ve son olarak ta 1914 yılında başlayan ve 4 yıl süren dünya savaşı ile‚ Osmanlı Devleti´nin teslimi ve yıkılışı (30 Ekim 1918) gerçekleşiyor. (Görüyor musunuz? 1854 yılında alınmaya başlayan ve başlangıçta sadece üç milyon sterlin tutarındaki ilk dış borç‚ nelere‚ ne zararlara sebep oluyor)
1913 yılında yapılan bir düzenleme ile‚ yabancı şirketlerin de Osmanlı Devleti’nde mülk edinmesine izin veriliyor (ille de mülk!).
Dünya Savaşı’nı (1914-1918) yenik bitiren Osmanlı Devleti’ne galip devletler tarafından 30 Ekim 1918 tarihinde koşulsuz teslim fermanı ve 1920 yılında da yine koşulsuz Sevr Antlaşması imzalattırılır. Bu antlaşmalar sonucunda da galip devletlerce Osmanlı Devleti´nin kalan topraklarının da fiili işgali başlar.
Osmanlı Devleti’nde 1566 yılında başlayan duraklama devri‚ 1699’da ilk toprak kaybıyla gerileme dönemi ile devam eder ve 1877-78 Rus harbi mağlubiyeti ile de dağılma sürecine girer. 1918’deki dünya savaşı mağlubiyeti sonrasında da parçalanma ve yokoluş süreci başlar. Bu durumu ancak büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk´ün önderlik ettiği‚ milleti ile birlikte başlattığı ve 3‚5 yıl süren Kurtuluş Savaşı ile durdurur. Mustafa Kemal Atatürk‚ Türkiye Cumhuriyeti’ni de kurarak (29 Ekim 1923) imzalanan bu antlaşmaları tarihin çöplüğüne atar.
Cumhuriyet döneminde ise 1924 yılında çıkarılan Köy Kanunu ile‚ hem karşılıklılık ilkesi konulmuş‚ hem de yabancıların Türkiye’de mülk edinmesinin‚ büyük oranda zorlaştırılmıştır. Bu durum 1934 yılında çıkarılan yasa da da korunmuştur. Bu yüzden bu dönemde yabancılara satılan mülk toplamı‚ kayda değer miktarda olmadığı görülüyor. 1934 ile 1984 yılları arasında tapu kanunu ve köy kanunu yürürlükte kalmış‚ bu düzenlemelerle yabancılara mülk satışındaki kısıtlamalar korunmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin‚ uluslararası antlaşmaların‚ garantör devlet olması hasebiyle kendisine tanıdığı haklara dayanarak ve haklı olarak gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı ile‚ Kıbrıs’taki Türk varlığını koruma gerekçesiyle 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a asker çıkarır. Bu durumu kabul edemeyen batılı dostlar! Türkiye’ye üç yıl sürecek olan bir ambargo uygularlar. Ki‚ bu ambargo sonrası ABD Türkiye´de‚ bazıları için “Dost ve Müttefik” değil‚ “Çirkin Amerika” olarak adlandırılacaktır.
2011 yılı itibariyle günümüzde‚ 310 milyar dolara ulaşan dış borcumuz‚ 250 milyar doları bulan iç borcumuz ile birlikte‚ ekonomi üzerinde oluşturduğu baskı sebebiyle ne yazıkki mevcut iktidarı‚ buna benzer birçok yasalarla birlikte‚ yabancılara toprak satışını da kolaylaştırıcı yasaları çıkarmaya zorluyor. Bu konuda bir de, kendimize hep örnek aldığımız, aralarına almaları için neredeyse kapısında yatıp kalktığımız batı ülkelerinin bu konudaki uygulamalarına bakalım;
-Komşumuz Yunanistan‚ kendi ülkesinde adalarda ve sınıra yakın topraklarda mülk ve toprak satışını yasaklamıştır. (Bu konuda Yunanistan´ı takdir etmeden geçemeyeceğim‚ ekonomisi çöküş süreci yaşarken bile‚ alacaklı ülkelerin tüm baskılarına rağmen‚ adalarını satmaya yanaşmadı)
-Avusturya’da mülk ve toprak satışı sadece AB üyesi ülkeler vatandaşlarına yapılabilmektedir.
-İngiltere’de toprağın mülkiyeti kraliyete ait olduğundan‚ isteğe bağlı ve ücretli kadastro yapılmakta ve sadece İngiltere’de oturma izni olanlara taşınmazı kullanma hakkı verilmektedir. Türk vatandaşlarının İngiltere’de oturma izni almak bir yana‚ vize alarak ülkeye giriş yapmasında bile zorluk çıkarılmakta‚ ekonomik durum da göz önüne alındığında fiili karşılıklılık ilkesinin uygulanamadığı görülmektedir.
-AB´nin yeni üyesi Polonya´da da yabancılara toprak satışı yasaklanmıştır. Halbuki Polonya vatandaşları Türkiye’de taşınmaz mal edinebilmektedirler.
-Birleşik Arap Emirlikleri ile karşılıklılık ilkesi tanınmadığı halde‚ bu ülke vatandaşı El Maktum’a‚ Dubai Towers’i İstanbul’da yapabilmesi için‚ işin faaliyeti ticari olarak değil “turizm” olarak gösterilmiş ve Tapu Kanunu’ndaki son düzenleme ile özel kanunlar olarak tanımlanmış Turizmi Teşvik Kanunu’nun serbestliğinden yararlandırılmıştır. Yine aynı şekilde karşılıklılık ilkesi aranmadan‚ boğazdaki 57.000 m² ´lik Sevda Tepesi‚ Araplara satılmıştır.
-ABD´nde birçok eyalette yabancılara toprak satışını zorlayıcı sınırlamalar vardır.
-İsrail´de ise‚ toprakların neredeyse %97´si İsrail devletinin mülkiyetindedir. vb vb.
Türkiye Cumhuriyeti döneminde yabancıların mülk edinmeleri‚ karşılıklılık ilkesi gözetilerek‚ 1934 yılında başlamıştır. Yabancıların Türkiye´de edindikleri taşınmaz mülklerin Cumhuriyet döneminde dağılımına baktığımızda ise‚ Gazi Mustafa Kemal Atatürk´ün döneminde‚ 1934 yılında dönemim hükümeti (CHP) tarafından çıkarılan yasayla‚ köy arazilerinin yabancılara satışı yasaklanmıştır. Zorlaştırıcı maddeler sebebiyle bu dönemde yabancılara satışlar (1923-38) toplamda 332‚7 dönüm ile sınırlı kalmıştır. (Bu zorlaştırıcı sınırlama‚ 1980 yılına kadar korunmuştur).
1984 yılında dönemin hükümeti (ANAP) tarafından bu yasa değiştirilmiş ve yabancıların 2‚5 ha kadar arazi almalarına imkan verilmiştir. (2‚5 ha=25 dönüm=25.000 m²!) Bu yasa‚ “Toprak‚ sadece mülkiyet anlamında değerlendirilmez. Toprak‚ bir bağımsızlığın simgesidir. Bunu hiçbir şekilde veremezsiniz” diyerek ve de haklı bir gerekçe ile Anayasa Mahkemesi´nden geri dönmüştür. 2003 yılında dönemin hükümeti (AKP) tarafından tekrar değiştirilmiş ve yine Anayasa Mahkemesi´nden geri dönmüştür. 2005 yılında yasa aynı şekilde‚ dönemin hükümeti tarafından (AKP) tekrar çıkarıldı. Üstelik 2‚5 ha (hektar) olan sınır‚ “Bakanlar kurulu kararıyla 30 ha´a kadar çıkarılır” hükmü de konuldu. 30 ha! yani 300 dönüm!! yani 300.000 m²!!! Neden ille de bu kadar büyük miktar?!
1939-49 arası dönemde 1.306 dönüm‚
1949-59 arası dönemde 3.794 dönüm‚
1960-70 arası dönemde 29.765 dönüm‚ olarak satılmış olan mülk satışları‚ özellikle son on yılda çıkarılan yasal düzenlemelerle hızlı bir şekilde devam etmektedir.
Ülkemizde Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci belirsizliğini korurken‚ hatta neredeyse tüm Avrupa Birliği ülkeleri‚ Türkiye´yi aralarına almamak konusunda ağız birliği etmişken ve de bunu her fırsatta açıkça yüzümüze söyler durumdayken‚ yabancılara toprak satışlarındaki sınırlamaları kaldıran ve 2005 yılında çıkarılan 5444 sayılı kanunla‚ karşılıklılık ilkesi de göz ardı edilerek‚ ne yazıkki devam etmektedir. Üstelik‚ iki gün önce Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar‚ yabancılara toprak satışındaki kısıtlama oranını 2‚5 hektardan 30 hektara (300.000 m²) çıkarmayı planladıklarını söyledi!
Toprağın‚ sadece parasal bir değer olarak değilde‚ ulusal bağımsızlığın bir sembolü olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Sözlerimizi‚ bir Afrika Atasözü ile bağlayalım;
“Beyazlar Afrika´ya geldiklerinde‚ bizim topraklarımız‚ onların ellerinde İncil´leri vardı. Bize‚ gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Uyandığımızda gördükki‚ onların toprakları‚ bizim ise İncil´lerimiz vardı.”
Son olarak ta İstiklal Marşı´nın yazarı‚ milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy´u dinleyelim;
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme‚ tanı.
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı.
VERME‚ dünyaları alsan da bu cennet vatanı…
Kısacası, her karışı şehitlerimizin kanları ile sulanmış vatan topraklarımız; ”Babalar gibi satarım (Kemal Unakıtan)” gibi‚ düşünmeden söylenmiş basit ifadelerle satılamaz‚ satılmamalıdır‚ satılamamalıdır.
Macit Şekerci
Yararlandığım Kaynaklar:
-Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü (www.tkgm.gov.tr)
-Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası; Yabancılara Toprak Satışı: Neo-Liberalizmin kıskacında Türkiye toprakları
-Sevda Özkaya Özer‚ Osmanlı Devleti İdaresinde Mısır (1839-1882); Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Doktora Tezi
-İbrahim Bozkurt‚ Türk Kamuoyunda Amerika İmgesi; Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Tezi.
-Prof. Dr. Cihan Dura; Türkiye´de Yabancılara Toprak Satışı Üzerine Gözlemler Ve Hipotezler.
-Kadir Kırmacı; Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü‚ Yabancıların Mal Edinme Süreci: Hukuki ve Mekansal Boyutların Analizi‚ Yüksek Lisans Tezi.
-Hayal Tereci;
-Prof.Dr. Hasan Özcan; Çanakkale 18 Mart Üniversitesi‚ Toprak ve Su.
Birinci Dünya Savaşı´nın doğu cephesini oluşturan bölümünde Allahüekber Dağları´nda ağır kış koşullarında (ne yazık ki savaşlar‚ yaz-kış dinlemiyor) yapılan bu harekatta 90.000’e yakın şehit verdik. 22 Aralık 1914′te başlayıp 15 Ocak 1915′te sona eren harekat, hazin bir biçimde başarısızlıkla son bulmuştur. Her yıl bu günlerde, bu harekatta kaybettiğimiz şehitlerimiz için, Sarıkamış’ın kuzeyinde bulunan Allahüekber Dağları’nda anma törenleri düzenlenir, dağlarda bir gece nöbet tutulup şehitlerimizin hatıraları yadedilir. Bu harekat, hep hüzünle anılır‚ fakat aynı zamanda da askerlerimizin, vatan söz konusu olduğunda hiç öleceğini düşünmeden‚ iklim ve doğa şartları ne şekilde olursa olsun aldığı emri gözünü kırpmadan yerine getirerek gerçekleştirdikleri kahramanlıklarını da yadedeceğiz.
Sarıkamış´ta 18 aylık kutsal vatani görevini yerine getiren biri olarak bölgenin sarp coğrafi yapısını ve iki kış mevsimi orada görev yaptığımdan dolayı‚ (çok özür dilerim biraz amiyane tabir kullanacağım) sümük donduran‚ acımasız sert kış koşullarını az çok bilirim.
Sarıkamış‚ Kars iline bağlı deniz seviyesinden 2125 m yüksekliğiyle ve çevresindeki 2500-3500 m rakımlı dağlarla çevrilmiş yazları kısa ve ılık‚ kışları ise uzun ve çok sert geçen (geceleri -20 -25°C bazen -35°C lere varan sıcaklık) iklimiyle yaklaşık 25000 nüfuslu şirin bir ilçemizdir. Iğdır´ın uzun kışları için söylenmiş bir dizeyi‚ müellifinin hoşgörüsüne sığınarak biraz değiştirip Sarıkamış ilçesine uyarlayıp‚ “Sarıkamış´ın üç ayı ayaz‚ altı ayı beyaz‚ gerisi de yaz” dersek‚ pekte abartmış sayılmayız.
Çevresi sarıçam ormanlarıyla kaplı‚ tarihi eserleri‚ soğuk suları ve bol doğal güzellikleri‚ iklimiyle zıt görüntü arzeden sıcak ve sevecen insanlarıyla Sarıkamış‚ bu nüfusuyla 2000 m.’nin üzerinde yüksekliğe sahip Türkiye´nin en kalabalık ilçelerinden biridir. Yöreye özgü kristalize kar yapısıyla ve kış sporları tesisleriyle de turizmde geleceği parlak kentlerimiz arasındadır.
Şimdi gelelim bahse konu olan bu harekatın başlangıç sebeplerine.
Hepimizin bildiği üzere Avusturya İmparatorluğu‚ 1908 yılında Osmanlı eyaleti olan Bosna Hersek´i işgal ve ilhak eder. 28 haziran 1914 te Bosna´daki Avusturya askeri birliklerini denetlemeye gelen Avusturya veliahtı Arşidük Ferdinand ve eşi Josephine´in bir Sırp milliyetçisi tarafından Bosna´da öldürülmesinin kıvılcımıyla 1 ağustos 1914 tarihinde Birinci Dünya Savaşı başlar. Başlangıçta tarafsızlık politikası yürüten Osmanlı Devleti‚ iktidardaki İttihat ve Terakki yönetiminin‚ Balkan Savaşları´nda Rumeli´de kaybedilen toprakların geri alınabilmesi ve doğu sınırlarında 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 harbi) yenilgisiyle ruslara savaş tazminatı olarak verilen üç vilayet olan (elviye-i selase) Kars-Ardahan ve Batum´un geri alınması ümidiyle‚ önce İngiltere-Fransa-Rusya ittifakının yanında savaşa katılmak ister. Osmanlı Devleti İngiltere´den olumsuz yanıt alınca Almanya ile ittifak arayışına yöneldi.
Almanya ise Avrupa´da iki cephede birden savaşması gerekeceğinden doğu cephesinde Rus baskısını azaltmak‚ ruslara kafkaslarda ikinci bir cephe açtırmak için ve Osmanlı Devleti ile alman çıkarlarının örtüşmesinden dolayı‚ İttihat ve Terakki iktidarının 2 ağustos 1914 tarihinde Almanya ile yapmış olduğu gizli bir antlaşma şartlarına dayanarak 1 kasım 1914 te Osmanlı Devleti de Almanya-Avusturya-Macaristan ittifakıyla birlikte savaşa girdi. Bunun sonucunda 3 Kasımda Osmanlı Devleti´ne savaş açan Rus Ordusu da Sarıkamış´ta bulunan karargahından Erzurum yönünde ileri harekata geçti. Fakat Osmanlı kuvvetlerinin sayıca az olmalarına rağmen Köprübaşı mevkiinde durduruldu ve geri püskürtüldü. Doğu cephesi komutanlığını üzerine alan genel kurmay II. başkanı Enver Paşa‚ Sarıkamış üzerine yapılacak bir taarruzla hem yaklaşık 40 yıldır Rus işgali altındaki Kars-Ardahan-Batum illerini geri almak‚ hem de kafkaslardaki Türklerin yardımına koşmak için‚ günümüzde de hazırlanış bakımından stratejik olarak başarılı bulunan Sarıkamış Harekatını başlattı. Bu planı Alman genelkurmayı da‚ doğu Avrupa´da Almanya-Avusturya cephesi üzerindeki Rus baskısını azaltacağı düşüncesiyle destekledi.
22 aralık 1914 te Enver Paşa‚ Allahüekber Dağları´nı kuzeyinden geçerek ve Sarıkamış´ı arkadan kuşatmak için komutasındaki 3. orduya mensup üç kolordudan birini Oltu yönünde diğerini de Bardız yönünde ileri harekata göndererek Rus ordularını geri püskürttü. Kendisi de Oltu ve Bardız’dan gelecek olan kolorduları beklemeden küçük bir kuvvetle Sarıkamış´a cepheden saldırıya geçti fakat kuvvetlerinin yetersiz olması sebebiyle kentin önlerinde durduruldu. Oltu ve Bardız´dan yürüyüşe geçen iki kolordunun Sarıkamış´a gelmesini beklemeye başladı. Oltu ve Bardız´dan ileri yürüyüşe geçen iki kolordu‚ 2500-3500 m rakımlı Allahüekber Dağları´nı aşarken hem Rus ordusuyla hem de dondurucu‚ çetin ve acımasız kış şartlarıyla da kahramanca savaşarak yaklaşık 90000 mehmetçik -40°C dereceye varan dondurucu soğukta şehit olmuşlardır…
”Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı” web sitesinde de belirtildiği gibi;
…Sarıkamış‚ Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu‚ ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler‚ çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri‚ muharebenin sonuna kadar direnmiş‚ vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı‚ Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.
*
Geçtiğimiz yıllarda düzenlenen Sarıkamış´taki anma törenlerinde Çankırılı er Oğuzhan Yıldırım´ın yazıp dile getirdiği şiiri‚ dinleyenlerin gözlerini yaşarttı;
DONARAK ÖLDÜK
Biz Allahüekber’deki şehitler
Sizlerden şükran ziyareti bekler.
Ruhumuza kucak açtı melekler‚
Yol verseydiniz geçerdik dağlar.
*
“Sarıkamış / Beyaz Hüzün” romanında İsmail Bilgin‚ şehitleri şöyle dile getirir;
“Sarıkamış üstünde kar‚
Kar altında Mehmedim yatar.”
*
Sarıkamış Kaymakamlığı web sitesinde yayımlanan‚ Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkan Vekili Dük Aleksandroviç Pietroviç‚ Sarıkamış´ta gördüklerine anılarında şöyle yer vermiş:
“…ilk sırada diz çökmüş dokuz kahraman. Mavzerleriyle nişan almışlar‚ tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar… İkinci sırada cephane taşıyanlar var‚ sandıkları bir avuçlamışlar ki‚ kainattan hırslarını almak istiyor gibiler. Öylesine kaskatı kesilmişler… ve sağ başta Binbaşı Nihat. Dimdik ayakta‚ başı açık‚ saçları beyaza boyanmış‚ gözleri karşıda…Allahüekber dağlarındaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel‚ Allah´larına teslim olmuşlardı…”
Bu vatan için toprağa düşmüş tüm şehitlerimiz gibi, Sarıkamış Harekatı´ndaki kahraman şehitlerimizi de rahmetle‚ minnetle anıyor‚ kahraman hatıratları önünde saygıyla eğiliyorum.
Saygıyla‚
Macit Şekerci
21 Aralık 2008
